EĞİTİM, ÜRETİM ve AYDINLANMA

EĞİTİM, ÜRETİM ve AYDINLANMA

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte başlayan yeni bir toplum oluşturma çabalarında eğitimin önemli bir işlevi vardı. 3 Mart 1924’de Eğitim Birliği Yasası’nın, 3 Kasım 1928’de ise yeni abece’nin kabul edilmesi bu yolda önemli adımlardı. Ancak, amaçlananları anlatmakta yetersiz kalıyordu. Nüfusunun %85’i kırsal kesimde, öğretmenlerinin %75’i şehirlerde, %25’i ise köylerde yaşayan bir toplumda daha farklı çözümlere gidilmeliydi.

Köy Enstitüleri böyle bir anlayışın ve çabanın ürünüydü. 15 Temmuz 1939 yılında toplanan Milli Eğitim Şurası’nda eğitimin köye yönelik gerçekleşmesi konusunda önemli kararlar alındı. Bu kararları 17 Nisan 1940 yılında Köy Enstitüleri’nin kurulması izledi.

Cavit Orhan Tütengil’in vurguladığı gibi, 1940 – 1946 yılları arasında bir “Anadolu ve Aydın’lanma Rönesans”ı yaşanacaktı. Bu altı yıl içerisinde öğretmen sayısı 6000’den, 20.000’e; okul sayısı 5000’den, 17.000’e; öğrenci sayısı ise 380.000’den, 1,5 milyona çıkacaktı.

Köy Enstitüleri’nin toplumsal yaşama kazandırdıklarını sadece sayısal açıdan değerlendirmemek gerekiyor. Enstitülerde uygulanan eğitim yöntemi iki önemli noktayı amaçlıyordu: bireysel ve toplumsal gelişim. Birey, okuyarak, okuduğunu sorgulayarak genişlerken, sadece bilgi taşıyıcı konumunda değildi. Okuduklarını, öğrendiklerini günlük yaşama, yaşadığı çevrede uygulamaya geçirirken toplumsal gelişmeye katkıda bulunuyordu. Eğiterek üretmek, üreterek eğitmek Enstitülerin en önemli özellikleriydi.

Birleşmiş Milletler Unesco Dairesi’nin, 2000 yılında, Köy Enstitüleri’nin 60. yılını kutlama kararını alırken getirdiği tanımlama bu kurumun önemini bir kez daha vurgulamaktadır: “Köy Enstitüleri Projesi bugün de güncelliğini korumaktadır. Tekrar gözden geçirilerek az gelişmiş ülkelerde uygulamaya sokulabilir. Eğitim ve kültürel ilerleme niteliği taşımaktadır.” ( 1 )

Eğitim alanında bir toplumsal yenilenme olan Köy Enstitüleri’nin yoğun bir eleştiri sürecinden sonra 1954’de ilköğretmen okullarıyla birleştirilerek işlevine son verildi.

Enstitülerin kurucularından Hasan Ali Yücel, bu kurumlara yönelik haksız eleştirileri de ele aldığı 88 sayfalık “Dinle Benden” adlı manzum yapıtında “Köy Enstitülük Ruhu”nu şöyle yansıtıyor:

“Zeminlikte yattılar, kar, soğuk demediler

Zeminlik üstünde de yapılar döşediler

Kız erkek kardeş gibi çalıştılar beraber

Müdürü öğretmeni gece gündüz döktü ter”

Eğitmek, öğrenmek ve öğrendiklerini yaşama geçirebilmek. Sağlıklı bireylerin yetişmesi, toplumların oluşması bu üç olgunun bir araya gelmesiyle mümkündür.

Bu eğitim projesinden günümüze kalanlar, bize bazı şeyleri de karşılaştırma olanağı veriyor: Yoğun bir şekilde okunun kitaplardan, dinlenen müzikten, bugün sadece %2 oranında kitap okuyan bir topluma nasıl dönüştük? Köy Enstitüleri’nin ürünü olan Mahmut Makal, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam gibi yazarlarımızın yerine, pazarlama olanaklarını kullanan, sanatsal açıdan çak da fazla niteliği olmayan kitapları neden tercih eder duruma geldik? Bu soruların yanıtlarını köy Enstitüleri’nin sürdürülmemesinde, ömürlerinin kısa olmasında bulabiliriz.

Bu kurumların birey ve toplum açısından neler kazandırdığını Yaşar Kemal şu sözleriyle ne güzel vurguluyor: “Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu çocukları köleleştirme eğitimidir. Biz Köy Enstitüleri’nde eğitime yaşayarak katılmıştık. Böyle bir eğitime gidilmiş olsaydı, dünyada savaş olmazdı.” (2)

©Ahmet Tüzün

©Tüm Hakları Saklıdır.

Kaynak: 1) Birleşmiş Milletler Unesco Dairesi Bülteni, Ocak, 2000

2) Haftaya Bakış, 22-28 Mart, 1987, Sayı:23

(published on 17/04/2020)
RSS feed for library news.

Loading...

Log in to your account:

This software was implemented, installed and managed by Devinim Software Training Consulting .